About ALF > Worldwide Actions > Turkey > Turkish Translations of AR - FAQs

SATYA INTERVIEW 1997

KAFESLERDEN ÖZGÜR KALMAK

KAFESLERDEN ÖZGÜR KALMAK

ROD CORONADO RÖPORTAJI

SATYA

Aşırılık nedir, siz kendi açınızdan aşırılığı nasıl tanımlıyorsunuz?

Aşırılığın birçok çeşidi var. Birçok insan aşırılığı din veya politikayla bir tutuyor; ama aslında beni en çok ilgilendiren aşırılık çevresel olanı, sosyal ve ruhsal olanı ki bunu da dinden ayırdığımı belirtmem gerek. Bana göre aşırılık bilinçli bireyler olarak daha büyük bir kötülüğe karşı mücadele etmek için karşı koymaktır. Çokuluslu şirketlerin, hükümetlerin ve tüketicilerin dünyaya ve hayvanlara yaptığı da bu zaten, onlar dünyanına bundan sonraki kuşakları ve hayat biçimlerini taşıma kapasitesini en uç noktalara iterek zorluyorlar.

Bana göre aşırılık ozonu deldiğini bildiğimiz, suyumuzu içilemez hale getirdiğini bildiğimiz ürünler üretip onu satışa çıkartmaktır. Bana göre aşırılık polis ve askeri tiranlık uygulayarak buna karşı çıkanların esarete, işkenceye ve ölüme mahkum olması demektir. Aşırılık ayrıca bize binlerce yıl boyunca diğer yaşam formlarıyla bir arada yaşamayı öğreten doğanın kanunlarından ve gücünden kendimizi uzak tutma izni vermemizdir. Bu, yok edenleri, yıkanları ve onların eylemlerini meşru ve kanuna saygılı olarak nitelerken, dünyanın ve hayvanların yokoluşuna son vermek isteyenlerin “aşırılıkla” suçlanmasıdır. Ben kendimi kelimenin bütün anlamlarıyla aşırılık karşıtı kabul ediyorum; çünkü aşırılık dünya üzerinde var olan bütün yaşam biçimlerini felaketin eşiğine getiren bir tavırdır.

İnsan bir inanç sistemi ya da dava için ne kadar ısrar etmeye niyetli olmalı sizce?

Bence bu, davaya ve inanca göre değişir. Kapitalizm ve tüketicilik de bir inanç ve davadır, kurumsallaşmış dinler de öyle ki bence bunlar çok fazla baskı unsuru oluşturuyor, muhalif olup ruhsal ya da kültürel otonomluk talebinde bulunmanın ciddi şekilde cezalandırıldığını biliyoruz.Eğer bir şeye inanıyorsanız, bir şeyin peşi sıra gidiyorsanız yapabileceğiniz en iyi şey prensiplerinizi ve inançlarınızı hayatınızda temellendirmektir. İnsanlar samimiyeti ve gerçek inancı hemen tanırlar. Bir insanı bir şeye zorlamaktan hiçbir şey kazanılmaz. Eğer davanız veya inancınız gerçek ise ve doğanın dengesini olumsuz manada etkilemiyorsa, o zaman o dünya için iyi birşeydir ve gene hem sizin hem de dünya üzerindeki bütün hayatlar için iyi birşeydir.

Dünya üzerindeki hayatın dengesi , sahip oldukları dava ve inançları ekolojik bütünlüğü ve insan ruhunu bozma pahasına, bizlerle bir arada yaşamaya çalışan hayat biçimlerinin gereksiz acısı ve sömürüsü pahasına diğerlerinin hayata geçirdiği eylemler sebebiyle bozulduğunda bizler özgürlüğü, hayatı korumak ve dengeyi yeniden oluşturmak için eylemlere girişmekte haklı durumdayız demektir. Bizler eylemlerimiz yanlışları doğru yaptığımız sürece, gerçek adaleti yerine getirdiğimiz sürece haklıyız demektir, yoksa bir davayı ve inancı bütün yaratılışla uyum ve huzur içerisinde yaşamayı engelleyen bir şey haline dönüştürmek bizi haklı çıkarmaz. Özgürlük başkalarını sömürüp suistimal hakkımız olduğu anlamına gelmez. Bir felaketi önlemek için, daha büyük bir kötülüğü önlemek amacıyla fiziksel güç kullanmak tarih boyunca uygulanmış birşeydir; eğer bizler bu gücü özellikle hayatın yok edilmesini önlemek için bir takım araç ve makineler haline dönüştürebilirsek, ayrıca zulme uğrayanları hayat kaybı veya zarara uğramadan özgürleştirme amacıyla yönlendirebilirsek o zaman işte bu zulume karşı mücadele etmekten daha doğru başka bir yol olamaz.

Diğer insanları yeterince radikal olmadıkları için suçlamalı mıyız?

Bir kez daha söylüyorum, yapabileceğimiz şey hayatlarımızı bir örnek olarak ortaya koymaktır. Başkalarını işaret edeceğimize kendimize yeterince radikal miyiz diye sormaktır. Radikal olmak daha fazla güç kullanmakla alakalı bir şey değildir. “Radikal” kelimesini sevmiyorum; çünkü durdurmaya çalıştığımız tek radikaller dünyayı yok etmeye çalışanlardan başkası değil. Bu yüzden, sorun aslında yeterince muhafazakar olup olmadığımızdır. Ne yediğimiz değil, ne tükettiğimizdir ana mesele. Ormanlardan yapılmış kağıtlar, dioksin yaratan plastikler, barajlar için kullanılan nehirlerden elde edilen elektrik, kömür ve nükleer reaktörler, pamuk gibi tarım ürünleri ve tarım ilaçlarına maruz kalmış sebzeler. Dünyaya ve hayvanlara mümkün olan en az etkiye sebep olarak yaşamakla alakalı bir şey bu. Kendimize kirayı ödeyip ödemediğimiz sormakla alakalı bir şey- toprak sahiplerine değil dünyanın kendisine. Dünyanın kaynaklarını en çok tüketen ve en çok kirliliğe sebep olan bir ülkenin vatandaşları olarak bizlerin ABD’nin burada ve yabancı ülkelerde meydana getirdiği yıkıma karşı mücadele etmesi gerekiyor. Bunu başkalarını suçlayarak yapamayız, ama kendimizi bu şeytani endüstrileri ve politikacıları desteklediğimiz için suçlayarak yapabiliriz; kendimizi ve başkalarını eylemlerimizin yarattığı her etki konusunda eğiterek yapabiliriz. Kahve almanın yoksulluk içinde yaşayan ve yiyecek yerine kahve yetiştirmek zorunda olan yerlilerden toprak çalmaya yardım ettiğini kavramaktan tut, araba sürmenin petrol çalışmaları için doğal yaşam alanlarının yok olmasına ve başka ülkelerde savaşların sponsor edilmesine dek bizler dünyaya olan etkilerimizi ölçmek zorundayız, sadece hayvanlara olan etkilerimizi değil, ve ardından hayvanları kurtararak, camları kırarak ve kiramızı bu şeytan imparatorluğunu en zayıf yerinden vurarak ödemeliyiz: cebinden vurarak.

Şiddet ne zaman kabul edilebilir bir şey oluyor?

Bu da şiddetten ne kastettiğinize bağlı olarak değişir. Ben, şiddeti, hissedebilen bir varlığa ya da doğal dünyaya karşı kullanılan fiziksek güç olarak tanımlıyorum. Ben, bütün amacı masum hayatın ve doğal dünyanın yok edilmesi olan cansız bir şeye karşı yürüten eylemlerin şiddet olduğuna inanmıyorum. Laboratuarlarda, kürk ve fabrika çiftliklerinde ve doğal ortamlarında hayvanlara karşı yürütülen yasal şiddet hiç birşekilde kabul edilemez ve mazur görülemez birşeydir. Kadınlara, siyahlara, yerlilere ve insan haklarını ve özgürlüklerini hükümetlere ve şirketlere kaptırmaya muhalefet eden herkese uygulanan şiddet gerçek anlamıyla rezilliktir. Dünyayla yakın bir bağı olan insanları bu uyumu dışarı yansıtmaktan alıkoymakta bütün bunlar.

Meşru müdafaa şiddet değildir. Eğer birisi şiddete karşı kendini gene şiddetle koruyorsa bence bu kabul edilebilir birşeydir. Ama temel görüşü bütün hayata saygı ve hürmet göstermek olan bir hareket olarak hayatı korumak için şiddet kullanmayı savunamayız çünkü hayatı yıkan kurumlara ve onların araçlarına karşı şiddet içermeyen, yasa dışı doğrudan eylemlerin daha çok hayata geçirilmesi gerekiyor.

EarthFirst!(EF!), ALF ve PETA gibi doğrudan eylem hareketleri için neler düşünüyorsunuz?

EF!’in insanlar anaakım çevrecilikten daha çok soğudukça daha fazla bir destek alacağını söyleyebilirim. Ayrıca EF! Hareketinin giderek daha çok saygınlık kazandığını da eklemek gerek, ama bence çok da iyi bir şey değil bu. Bir hareket saygınlık kazanıyorsa, amaç ve hedeflerini gerçekleştirmek için daha yasal ve meşru zeminlerde hareket etme eğilimi de kazanıyor demektir. İlkelci tavrı ve yasadışı doğrudan eyleme olan taviz vermez tavrı sebebiyle EF!’i her zaman sevmişimdir. Ama EF! Bazen muhalefet ettikleri şirketler tarafından yutuluyormuş gibi geliyor bana, özellikle de şirketlere maddi zarar verecek eylemler yürütmek yerine medya temelli eylemlere çok fazla inanınca oluyor bu. Hala EF!’e inancım ve desteğim tam ve medya, Kongre veya mahkemelerin gücüne mi yoksa dünyanın güçlerine mi inanmaları gerektiği konusunda karar vermeden önce kendi sıkıntılarını ve kendi hesaplaşmalarını yaşamaları gereken genç savaşçılara inanılmaz bir inancım var. ALF’e gelince, hayvan sömürüsü ve toprak endüstrilerine yapılan saldırılarda bir artış var, ekonomik sabotaj da önem kazanıyor; zira polis ve fiziksel güvenlik baskısı canlı hayvan kurtarma girişimleri gibi daha popüler taktiklerin önünü tıkıyor. ALF’in ileride tıpkı Justice Department gibi ülke için bir terörist grup gibi görüleceğini ve alenen onu destekleyen herkesin de cezalandırılacağını düşünüyorum. Temel olarak, ALF’in 21. Yüzyılda dünyayı ve hayvanları savunmak için diğer yer altı hareketlerini yönlendireceğini de düşünüyorum. Hayatta kalmak için ALF İngiltere’deki kardeşlerinin aldığı dersleri öğrenmek zorunda, ve bunu umarım hiçbir savaşçı hapse atılmadan başarır. Eğer ALF, üyelerinin sürekli hapse atılması yoluyla büyüyebilecekse, o zaman bu mahpuslara sürekli ve sağlam bir desteğin sağlanması da herkesin görevidir. Öyle ya da böyle, giderek daha fazla sayıda insan, temeli hayvan sömürüsüne dayanan hükümetlerin ve şirketlerin hayvanlara hiçbir yasal koruma sağlamayacağını idrak ettikçe doğrudan eylem büyümeye devam edecektir. Gerçekten hayvan özgürlüğüne inanıyorsak, o zaman toplumun kurallarını çiğneyeme ve gerekirse bu sebeple hapse düşmeye hazır olmalıyız.

PETA’ya gelince, hayvan özgürlüğünde anaakım bir hareket görüyorum PETA’yı. Diğer büyük organizasyonların kabul görmek için radikal inançlarından ödün verdiği bir noktada PETA’da böyle bir şey görmediğimi söylemem lazım. PETA, hayvan hakları meselesini bir yandan herkesin bildiği bir şey haline getirirken, hayvanlara saygı duyulması fikrini küçük görülmekten kurtarıp kabullenme sınırlarına dek getirmeyi de başarmış durumda. Ayrıca PETA, ALF gibi öncü grupları desteklemekten ve kabul etmekten asla geri durmamıştır, bu da hayati öneme sahip bir şey. PETA ve EF! gibi yasal organizasyonların yasa dışı ve doğrudan eylemleri destekleme gibi bir zorunlulukları var; çünkü bu iki grubun inandığı bir çok şey ancak yasalar çiğnenerek kazanılabilir. Çok nadiren adalet ve özgürlük mücadeleleri yasalara karşı çıkmadan kazanılmıştır.

Size göre hayvanları ve çevreyi savunurken fazla ileri gitmiş olmak diye bir şey söz konusu mu?

İnsanların hayvanları ve dünyayı ne kadar yok etmeye istekli olduklarına bağlı bu. Şu anda, hayvan sömürüsüne ve ekolojik yıkıma eğer diğer taktikler başarısız olursa (ki durum da budur) şiddet içermeyen yasa dışı, doğrudan eylemlerle karşı konulabileciğini düşünüyorum. Ama hayat destek sisteminin, dünyanın korunması vesağlıklı bir çevrede yaşamaya büyük katkısı olan binlerce türün yok olmasının engellenmesi hakkında konuşup da sonra bunun olmasına izin verdiğimizde artık fazla ileri gitmiş durumdayız demektir. Bunu durdurmak için aşırı görünen bazı şeyler yapmaya zorunluyuzdur ama bunlar, hayvanlardan ve dünyadan yana eylemlerde bulunan bu kuşağın sayesinde yaşamayı ve hayatta kalmayı başarabilecek gelecek kuşaklar tarafından takdirle karşılanacaktır.

Soru, hükümetlerimizin ve şirketlerin bu gezegenin kaderiyle ve geleceğimizle Rus ruleti oynamasına izin verecek kadar ileri gidip de bunu bedeli ne olursa olsun durdurmak için gereken kişisel sorumluluğu yüklenip yüklenmediğimizdir. Dünyanın yurttaşları olarak, gezegenin koruyucuları olarak bizler gelecek kuşaklar için dünyayı ve onun bir çok hayat ulusunu korumakta asla fazla ileri gitmiş olamayız. Bu bizim için bir zorunluluktur.

Alışık olmadıkları bir dünyada yabana bırakılarak ölümlerinin altına imza atıldığı gerekçesiyle laboratuar hayvanlarının ya da çiftliklerde yetiştirilmiş hayvanların serbest bırakılmasına karşı çıkan insanlara ne diyorsunuz?

 

 

 

Şu anda bulunduğum bu hapiste acı içinde ölmek tek seçeneği olan birisi olarak doğmuş olsaydım bence hayatta kalmak için önüme gelen en basit imkanı bile değerlendirirdim, olabilecek en kötü şeyin gene en başından başıma gelmesi kaderim olan şeyden farklı olmayacağını bilerek yapardım bunu. Ve eğer beni tutanların bildiklerini ben de biliyor olsaydım, kaçan birçoğunun hayatta kaldığını ve doğal hayatlarını sürdürdüğünü bilirdim, mink çiftçilerinin başına gelen de bu. Hayatta kalma şansı, kesin bir ölüm olasılığından daha iyidir kesinlikle. Mink, tilki, vaşak, karakulak gibi türlerden söz ettiğimizde onların DNA’sında doğal olarak hayatta kalma bilgisi bulunduğunu biliyoruz ve bu türlerin kurtarılmak, rehabilitasyon ve doğal ortamlarına salınmak dışında bir özgürlük seçenekleri bulunmuyor. Birçok tür insan yardımı olmaksızın hayatta kalma yeteneğine sahiptir.

İnsanlar hayvanları ekonomik sebeplerle evcilleştirmeye çalıştıkça giderek daha fazla sayıda tür kendini laboratuarlarda ya da yetiştirme çiftliklerinde buluyor. Bu çabalar, tek varlık amacı bizlerin ekonomik ihtiyaçlarını karşılaşamak olan başka bir tür daha yaratılmadan önce sabote edilmelidir. Mink, tilki, karakulak ve vaşak türleri ormanlara aittir. Primatlar ormana aittir. Sadece hayvanlar için değil de doğal olarak ait oldukları orman için de savaşsak kendimize bu soruyu soruyor olmazdık. Çoktan evcilleştirilmiş türlere gelince, bizlerin bu bizlere bağımlı hale gelmiş bu hayvanlara onları sömüren insanların sunduğu hayattan daha iyi bir hayat sunmaya mecburuz. Yoksa, inançlarımıza göre yaşamıyoruz demektir.

Hayvan hakları savunuculuğu ve çevrecilik içerisinde tutuklanmayla alakalı bir iç baskı olduğunu düşünüyor musunuz? Ve eğer öyleyse bunun hareketlere bir faydası olduğuna inanıyor musunuz?

Burada sivil itaatsizlikten söz ettiğinizi düşünüyorum. Eylemcilere tutuklanmaları için baskı kurmaktan çok bence öncelikle kendimize planladığımız eylemin hedefimize etki edip etmediğine sormamız lazım. Bir çok eylemcinin sivil itaatsizlik yaparken sırf çevre baskısından tutuklandığını gördüm, veya suçluluk hissi duyan insanların tutuklanmazlarsa hayvanlar için veya dünya için yeterince bir şeyler yapmadığına inandığını da gördüm. Birçok eylemcinin sivil itaatsizlikten amacının sadece davaları uğruna medya ilgisini çekmek olduğunu ve aslında derinlerde kişisel olarak yarattıkları etkinin derin olduğunu düşündüklerini gördüm. Bence sadece hedeflerimizin gerçekleşmesine yardım edecek eylemlere katılmalıyız. Medya ilgisi olmaksızın da eylemler kendi adına konuşabilmeli. ALF bir laboratuara saldırıp orayı yaktığında bunun medyaya geçip geçmemesi önemli değildir. Hayvanlar kurtarılmıştır ve o laboratuar uzun bir süre daha hayvanlara işkence etmeyecektir.

Ayrıca dünyayı ve hayvanları koruyan büyük zaferlerde hiç kimsenin bile isteye tutuklandığını görmedim. Sivil itaatsizlik hedefleri yılda bir kez vurulur ve işler sadece birkaç saatliğine durur, oysa geri kalan 364 gün boyunca işler aynen olduğu gibi devam eder. Ormanları korumak için yolların abluka altına alınması elbette asil bir eylem, ama polis ve buldozerler geldiğinde birkaç saat içerisinde yenilgimiz ilan edilmiş oluyor. Ayrıca mahkemeleri şiddete başvurmayan protestocularla doldurarak da bir şey başarabileceğimizi sanmıyorum. Belki onbinlerce insan tutuklanmayı bekleseydi veya Vietnam Savaşı’nda olduğu gibi dünya ve hayvanlar için yürüyüş yapsaydı, herşey farklı olurdu. Ama Washington’daki Hayvanlar İçin Yürüyüş organizasyonu bile sadece 5.000 kişiyi bir araya getirebildi, bu insanlar D.C’ye gidebilmek için binlerce dolar harcadılar. Ben aynı kişilerin her birisi eğer kürk dükkanlarına doğrudan eylem düzenlese ya da D.C’ye harcanan parayı radikal grupların daha etkili sonuçlar verecek eylemlerine harcasaydı çok daha fazla şeyin başarılmış olacağına inanıyorum. Tersine, enerjimiz politikacılarla aşık atabilecek bir güç olduğumuzu ispatlamak için sarfedildi ve söz konusu politika olunca biz böyle bir güç değiliz.

Washington’daki politikacılara diğer meselelerden çok daha fazla sayıda mektup hayvan hakları meseleleriyle alakalı olarak yazılıyor. Ve eğer politikacılar bu ülkenin vatandaşlarından yana tavır alsalardı, o zaman bu mektuplar politik eylemle desteklenirdi. Ama sesimiz politikacılar nihai anlamda kendilerine hizmet ettikleri gıda, tıp, spor, kereste, petrol ve asker endüstrilerinden para kazandığı sürece duyulmacaktır.

İnsan Hakları Beyannamesi insanların çıkarlarına hizmet etmediği zaman hükümetin görevden alınması hakkını tanır. Ama gerçek böyle değil. Sistemi içeriden değiştirebileceğimize inanmıyorum. Tarihte kişilerin doğrudan eyleme katılmadan, özgürlükleri uğruna herşeyleriyle mücadele etmeden ahlaksız ya da adil olmayan yasaları değiştirebildikleri görülmemiştir. Kölelikte de böyle oldu. Değişimi sağlayan nazik kölelik karşıtları olmadı; Washington’ın John Brownların, Nat Turnerların ve Harriet Tubmanların kölelik kurumlarına doğrudan eylemler yapmayı sürdüreceği korkusuydu bu değişimi sağlayan. Aynı şekilde büyük şirketlerin dünyayı ve onun hayvan halklarını yok etmesini engellemek için ekonomik olarak zarar uğratmak gerekiyor. Kazanılacak bir miktar para oldukça kimse eylemlerinin uzun vadeli sonuçlarını düşünmeyecektir. Kendi çocuklarının geleceğini bile düşünmüyorlar. Tüm umursadıkları şu anda ve şimdi maddi anlamda tatmin olmak, başka bir şey değil.

Hapsedilmeyle nasıl başa çıkabildiniz? Hangi kaynaklardan faydalanıyorsunuz?

Şu anda tutukluluğumu sosyal, ekolojik ve ruhsal sorumluluklarımdan uzakta geçirebileceğim yegane tatil olarak değerlendiriyorum. Bence bu stratejilerimi yeniden düşünmek için ve geri kalanı da kurtarmak için bir ömür boyu hazırlanmak anlamında bir zaman dilimi. Zayıflıklarını anlamak ve keşfetmek için, düşmanımızın yapısını çözmek anlamında bir çalışma vakti. Öte yandan hapisaneyi hayvan ve dünya özgürlüğünü başarmak anlamında ciddi olanlar için bir geçiş ritüeli olarak da görüyorum; çünkü toplumun korkularından birisi de budur, eğer çizgiyi aşarsanız hapise atılarak cezalandırılırsınız. Eğer ciddiysek, o halde hapis korkumuzu yenmek zorundayız. Sonuçta, bu diğer ülkelerde az bir direniş karşılığında uzun süreli mahkumiyetler alan ya da işkence gören özgürlük savaşçılarıyla karşılaştırıldığında küçük bir bedeldir. Ve hayvanat bahçelerinde ya da akvaryumlarda kurtuluş ümidi olmaksızın esaretlerini yaşamaya mahkum olan hayvanlarla, ya da laboratuarlarda, fabrikalarda ya da kürk çiftliklerinde tek kurtuluşları ölüm olan hayvanlarla karşılaştırıldığında hiç bir şey değildir bu bedel.

Okuyup yazabildiğim bir hapisanede birkaç sene geçirmek inandığım şeyler uğruna ödenmiş küçük bir bedeldir, oysa atalarım bunun için tecavüze uğramış, köle olmaları için satılmış ve katledilmişlerdi. Artık özgürlüğün insanın değil, doğanın yasalarını takip ederek başarabileceğimiz bir şey olduğuna inanıyorum. Özgürlük, yüreklerimizde neyin doğru olduğunu bilmek ve zorbalığın fiziksel sonuçlarını cehennemin dibine yollamaktır. Emilio Zapata’nın son derece uygun bir şekilde dile getirdiği gibi, “Dizlerim üzerinde yaşamaktansa ayaklarımın üstünde ölmeyi yeğlerim”. Ben özgürüm ve hapse atılmam da bu gerçeği değiştirmeyecek. Gerçek özgürlüğü tatmış durumdayım, bu hükümetin bana önerebileceği herşeyden daha iyi bir şey olduğunu biliyorum özgürlüğün. Bunun bedeli eğer birkaç seneliğine hapse girmekse o zaman bunu memnuniyetle kabul ederim. Dünyanın güçleri ve atalarımın ruhları bana tebessüm ediyorlar ve ben hayatta kalmak için bu inanılmaz gücü ve kuvveti onlardan alıyorum.

Çakalların tellerle örülü hapisane duvarlarının ötesinde uluduğunu duyduğumda yüreğim süzülüyor; çünkü hayvan akrabalarım benim burada olduğumu biliyorlar, beni arkadaşlıklarıyla ve kardeşlikleriyle kutsuyorlar. Ümit ederim ki onlara kendilerine savaş açmış iki bacaklılardan olmadığımı, az da olsa kendileri gibi olduğumu kanıtlayabilmişimdir.

Gelecekle alakalı umutlarınız ve beklentileriniz nelerdir?

Eskisine oranla daha fazla ümidim var. Nihai zaferi göreceğimizi ve küresel ekolojik harmoniye tekrar kavuşacağımızı söylemiyorum, ama bu zaten önemli değil. Ütopik vizyonların olması önemlidir, ama bana gerçek umut ve ilham veren şey sadece dünyanın ve hayvanların verebileceği bir gücü keşfetmiş olmak aslında. Benim için zafer, temsil etmekle kutsandığım güçlere asla ihanet etmemektir. Giderek daha fazla sayıda eylemcinin baskın toplumun materyalist konforlarından vazgeçtiğini ve daha kadim ve gerçek birşeyler, yabanda veya bir tilkinin gözlerinde görülebilecek bir şeyler aradığını görmek bana umut veriyor. Dünyanın ruhu canlıdır, ve hayvan halkları aracılığıyla öğrenecek çok fazla şeyimiz var. Bizlere muhalefet edenlere inanarak ve onlardan korkarak onlara destek vermek yerine kendi gücümüze olan inancımızı yenilersek o zaman DNA’larımızda saklı duran yabanıllığı hatırlayacağımızı ümit ediyorum. Yaban ruhunun bütün hayatı ve dünyayı korumak için tek çare olduğuna inanıyorum. Ama umut bizim muhakkak kazanacağımız anlamına gelmiyor, asla teslim olmayacağımız anlamına geliyor. Teslim olamayız. Taviz vermeye olan gönülsüzlüğümüze bağlı olan çok şey var. Artık ayağa kalkma zamanı, neye sadık olduğumuzu seçme zamanı; dünya ve hayvanlara mı, yoksa onları yok etmeye mi. Bir çok insanın bana katılacağını, en yabanıl düşlerini takip ederek sadece mitlerde ve peri masallarında var olduğunu sandığımız hayatı yaşayacaklarını ümit ediyorum. Gerçeklik, ne yaptığımızdır; benim beklentim, daha fazla savaşçının Hayvan Halklarının kurtarılmasına ve Dünya’nın savunmasına sadakat yemini etmesi. Yaşadığımız sürece bir kere daha gezegenin kaderinde şu anda olduğu gibi bir fark yaratma olanağımız olmayabilir. En büyük ümidim bu hapisane duvarlarını arkamda bırakırken girdiğim zamana kıyasla daha çok savaşçının beni karşılayacak olması.