This is the translation of the "Global Meat Culture."
cem
Yaklaşan Kriz: Çevre felaketi, Global Et Kültürü ve Sağlığınız
Dr.Steve Best
1- Batı Kültürünün Diyalektiği
Bir çok açıdan Batı
kültürü insan medeniyetinin zirvesidir; bilimsel ve teknolojik başarıları
açısından paraleli yoktur; aydınlanmanın ve eleştirel aklın yuvasıdır; Plato’dan
Kant’a ve Nietzsche’ye dek felseficilerin tapınağı olmuştur; her bireye teorik
bile olsa ırk renk, cinsiyet ve inanç farklılıklarını ayırt etmeden haklarını
teslim eden demokrasi geleneğini kurmuştur.
Ancak Batı kültürünün pek
de düşünmek istemediğimiz bir başka yüzü daha vardır, çirkin ve yaralı bir yüzü
daha vardır, akıl ışığının karanlık tarafını oluşturu, burada bütün hayat
çeşitlerinin sömürülmesine ve egemenlik altına alınmasına dayanan bir kültürle
karşı karşıya kalırız.
İncil’le, Yunan felsefesiyle, yeni dünyaların
keşfiyle, bağımsızlığın ilanıyla ve göz kamaştırıcı tıbbi ve teknolojik
gelişmelerle aynı anda köleliği, otoriteryanlığı, engizisyonu, emperyalizm,
soykırımı, hayvanların korkunç sömürüsünü ve doğal dünyanın iğfal edilmesini bir
arada görüyoruz.
Batı kültürünün bu karanlık yüzü bizleri felaketin
eşiğine getirdi—ekolojik, sosyal, ekonomik, ruhsal ve bedensel olarak.
Kadim Doğu kültürlerinde ahimsa prensibini görüyoruz—yani zarar verme arzusunun
yokluğunu; bu prensibin hayat büyük bir saygı duyduğunu, yaşayan varlıklarla
derin bir bağlılık hissi taşıdığını ve dünyayla bir uyum içerisinde olma tarzını
içerdiğini biliyoruz.
Ancak Batı kültürü modern haliyle kontrol etme
arzusu üzerine kurulmuştur; insanları doğal olan herşeyden ayıran bir kibir
duygusuyla doludur; aslında Batı kültürü doğadan nefret eden bir kültürdür.
Batı zihni kültür ve doğa arasındaki keskin ayrıma üzerine kurulmuştur; kültür
aklın alanıdır, bu alana da yalnızca insanlar aittir ve bu alanda insanlar
akılcılığı bir kontrol aracı olarak kullanmaktadır; tamamen duygu ve tutkuyla
dolu ama akıl yönünden eksik görülen kadınlar doğa alanına indirgenmiş ve bu
yüzden de doğa ve hayvanlarla beraber kontrol edilmesi ve sindirilmesi gereken
nesneler olarak muamele görmüştür.
Bu düalizmin sonucu olarak kültür
doğal tarihten kopmuştur çünkü akıl duygulardan arındırılmıştır. Doğanın yaşayan
canlıları kadın olsun hayvan olsun sadece biyoloji düzeyine indirgenmiş kompleks
sübjektif hayatlara sahip oldukları gerçeği reddedilmiştir.
Yani bir iki
sözcükle özetlemek gerekirse Batı kültürü ataerkil ve antroposentriktir-
insancıdır, erkek egemenliğindedir ve insan merkezlidir; insan var olan herşey
için bir ölçüdür, neyin değerli olduğunun ölçütü odur; yaratılışın zirvesine
kendisini koyar- Tanrı’dan hemen sonra, 2.dir-,var olan herşeyi amaçlarına
ulaşmak için orada bulunan araçlar olarak görür, onların kendileri olmaktan
kaynaklanan bir iç değeri yoktur, sadece araçsal bir değerlerinden söz
edilebilir.
Yahudi dini insan ve doğa arasında keskin bir ayrım yaratan
ve doğanın kutsallığının yok olmasına sebep olan ilk dünya diniydi;
Hristiyanlık’ta Tanrı’nın insanı kendi imgesinde yarattığı ve Tanrı’nın insanın
sahibi ve yöneticisi olduğu gibi insanın da Dünyanın ve hayvanların sahibi ve
yöneticisi olduğuna dair bir değerler sistemi görüyoruz.
Bu tavırlar
Yunan hümanizmi, ortaçağ ve rönesans felsefesi ve modern bilim kanalıyla günümüz
dünyasına gelinceye dek aktarılmıştır.
Aristo’nun Batı kültürünün
faydalanmacı değerler sistemini çok güzel ifade ettiği gibi, “bitkiler hayvanlar
için vardır, hayvanlar da insan için… doğa hiçbir şeyi amaçsız yaratmadığına
göre hayvanları da insan için yarattığı kesinlikle doğrudur.”
Eğer herşey
insan için yaratıldıysa, o zaman insanın tek yapması gereken kainatın
kurallarını keşfederek bu kuralları hayatın kontrolü için uygulamasıdır; işte Bu
Bacon ve Descartes’ın modern dünyanın şafağında sahip oldukları düşüncelerdi;
Bacon’ın sözleriyle söylersek “ bırakın insan ırkı ilahi mirası olan doğa
üstündeki hakkını kazansın;” tabii insan bacon’ın yazılarının şiddet, fetih ve
tecavüz imgeleriyle dolup taşmasına hiç şaşmıyor böylece;Descartes zihni
bedenden, insanları hayvanlardan katı bir şekilde ayırmıştır, dünyayı devasa bir
makine olarak görüp insanın “doğanın efendileri ve sahipleri olması” gerektiğini
söylemiştir.
Doğayı kutsallığından kopararak Batı zihniyeti diğer
kültürlerin evrim geçiren ve yaşayan süreçleri rahatsız etmekten duyduğu
çekingenliği bir kenara atarak onu sömürebilmiştir; modern bilimin doğuşundaki
bir diğer önemli isim olan Robert Boyle’dan da burada bir alıntı yapabiliriz:”
insanların doğa dedikleri şeye duydukları hürmet insanın tanrı’nın bu aşağı
yaratıkları üstündeki hakimiyetinin önünde bir engeldir”.
Açıkça görülüyor ki
hayata duyulan saygı ona hükmetmenin önünde bir engeldir; bilim insanlarının
eğitimindeki en önemli bölümlerden birisinin hayata karşı duyarlılığın yok
edilmesi olmasına şaşırmamak gerek, saygının “nesnellik”le yer değiştirmesi
hayvan deneylerinde tanık olduğumuz gibi zulümü gizlemeye yarayan bir maskedir
yalnızca.
İnsancı vizyon modern bilim ve teknoloji yoluyla hayata
geçirildiğinde, çıkardan başka hiçbir şeye bir kutsallık atfedilmeyen kapitalizm
bağlamında Batı’nın ölüm kültürü yoluna çıkan herşeyi; modern öncesi veya
Batı’lı olmayan kültürleri, hayvanlar alemini ve doğal dünyayı yok etmeye
başladı.
Şimdi bu sürecin son aşamalarını yaşıyoruz; şuandaki sosyal düzen,
doğanın milyarlarca yılda kurabildiği evrimin sütunlarını yıkıyor.
2-
Kıyamet zamanı mı? Çevre Krizi
18. ve 19. yy’da yaygınlaşan ilerleme
vizyonlarına ters olarak 20. Yy’ın son kısmı insana Titanik’te ya da ABD uzay
mekiği Challenger’daymışız hissini veriyor.
Kıyamet ve sona geldiğmiz
hissinin çağdaş hayatı işgal etmesi yeni bir şey değil; bütün zamanlarda farklı
kültürleri kendileri yok olduktan sona dünyanın varolmaya nasıld evam edeceğini
hayal etmekte zorlanmıştır.
Aslında, yahudi-hristiyan tarihinin Batı
Kültürünün ilk temelleri, kutsal kitapların kıyamet sahnelerini çağrıştıran bir
bilinçle, armageddon, İsa’nın yeryüzüne dönüşü ile yakından alakalıdır, bunlar
aşırı sağın katastrofik kafa yapısının, kıyametçilerin, ülkenin her yanında
zehirli otlar gibi yayılan milis hareketlerinin bir parçası.
Eğer bu
kıyamet vizyonları bir zamanlar fantezilerin ve paranoyanın ürünü idiyse bile
son birkaç on yılda atom bombalarının ve delinmiş ozon deliklerinin sayesinde
gerçekten akla uygun bir hal aldıklarını söyleyebiliriz.
16 Temmuz
1945’te New Mexico çölünde yapılan başarılı atom bombası tesinden ve onun bir ay
bile dolmadan Hiroşima’daki yok edici kullanımından sonra, armageddon uzak bir
fantezi ihtimali olmaktan olası bir gerçeklik halini almaya başladı; nükleer
kıyamet şimdilik ortadan kalkmış gibi görünse de (nükleer terörizm hala bir
istisna oluşturuyor tabii) bizler 1940ların ve 1950lerin soğuk savaş kültürü
için hayal edilmesi imkansız olan yeni bir tehditle karşı karşıyayz- sistematik
çevresel çöküş tehdidiyle.
Şu gerçekleri düşünün:
- Hayatı sürdüren
hava, su ve toprak gibi doğal kaynaklar cidd işekilde yok oluyor ya da
zehirlemiş durumda.
Ozon tabakası inceliyor ve yırtılıyor, böylece
küresel ısınmanın koşullarını yaratmış oluyor; gerçekten de sera dünyasına
girdiğimize dair bilimsel bir sözbirliği söz konusu; bunun gerçek olduğunu
ispatlayan en önemli işaretler arasında Arjantin’de deri kanseri oranlarındaki
beklenmedik artışı, Chicago’daki görülmemiş sıcak dalgalarını, İspanya’daki
kuraklıkları ve Antarktika’daki buzullardaki devasa kırılmaları sayabiliriz.
Sera dünyasında yüzey sıcaklığı 4-8 derece artacaktır, bunun sonucu olarak da
kuraklık, seller, inanılmaz korkunçlukta hortumlar, çevresel bozulmalar,
ekonomik krizler, sıcaklık ve sıtm gibi hastalıklar yüzünden kitlesel insan
ölümleri meydana gelecektir.
- Küresel ısınma yağmur ormanlarının yok
edilmesi sebebiyle daha da kötüleşiyor, buradaki ağaçlar kesilince oksijen
vermiyor, tersine karbon dioksit veriyorlar; 1945’ten beri dünyadaki yağmur
ormanlarının yarısı yok edildi; 140,000 dönüm toprak her gün yok oluyor, her
saniye yok olan toprak ise 8 dönüm; normalde dünyanın sadece %7’sini oluştursa
da bütün hayvan ve bitki türlerinin %50’si yağmur ormanlarında bulunuyor. Bu
bitkiler arasında belki bir gün insan hastalıklarını tedavi etmek için
kullanılacak bitkiler de bulunuyor.
- İnsan nüfusu saniyede dört doğum
olacak şekilde arttı, saatte 14 bin bebek demek bu, senede ise neredeyse 100
milyon bebek demek; son 40 yılda dünya nüfusu 2 kat arttı ve 21. Yy’ın ortasına
gelene dek 11-15 milyar arasında nüsufumuz olacağı varsayılıyor. Tabii bunun
sonucu olarak diğer türlerin, yağmur ormanlarının, hayati kaynakların yok
olacağı ve açlık, yoksulluk ve hastalık olarak bu yıkımların insana geridöneceği
aşikar.
- Hayvan türleri dinozorların 65 milyon yıl önce yaşadığı yokoluş
krizinden bu güne en büyük yokolma ihtimaliyle karşı karşıya; normalin 100 ile
1000 katı fazla bir hızla türler yok oluyor; her yıl 1000 tür yok oluyor, bu
oran da hılza yükseliyor, korumacı biyologlar birkaç on yıl içerisinde bütün
türlerin üçte birinin yok olacağını öngörüyor; bazıları omurgalı hayvanların
evriminin durma noktasına geldiğini iddia ediyor. Bazı hayvanlar yok oluşun
eşiğinde gezinirken diğer hayvanlar kitlesel olarak üretiliyor ve o kadar yaygın
ve bol bir şekilde katlediliyorlar ki çoğu insan bunun doğal bir şey olduğunu
sanıyor; ABD’de her yıl milyarlarca hayvan mezbahalarda ölüyor-ABD’deher yıl 7
milyar tavuk ve 53 milyon domuz.
3- Global Et Kültürü
Şu gerçeği
kabul edelim: modern ölüm tanrısının ardındaki itici güç çıkar elde etmek için
kuduran kapitalist ekonomidir; ister odak noktamız HMO endüstrisi olsun,
biyomedikal araştırmalar olsun, tünün şirketleri olsun veya üniversitelerdeki
araştırmaların yapıları olsun, çıkar elde etme arzusu bütün ahlaki
zorunlulukların önünde gelmektedir.
Ama bu yıkımın en tepe noktasında et
ve süt endüstrileri yer alıyor, ben buna global et kültürü adını veriyorum;
örneğin, ABD Tarımı için kabul edilebilir su kirliliği oranı bütün şehirsel ve
endüstriyel kaynakların toplamından fazladır; bütün ham maddelerin üçte biri
büyük baş hayvancılığı endüstrisi tarafından tüketilir; yağmur ormanı yıkımının
çoğu büyükbaş hayvancılığı ve yem-ürün endüstrileriyle alakalıdır.
Global
et kültürü 16. Yy’da İspanya Amerika’da ve etrafındaki adalarda büyük baş
hayvancılığı kompleksi aramasıyla başladı. Global et kültürünün merkezi üç
yüzyıl sonra İngilizler eti yiyecek ve statü sembolü olarak benimsedikten sonra
Avrupa’ya kaydı. İngilizler İrlanda ve İskoçya’yı sömürge haline getirip halkı
buralardan sürerek topraklarını büyük baş hayvanların otlayacağı meralara
dönüştürdüler.
Global Et Kültürünün dinamikleri iç savaştan sonra,
Amerikalılar iş savaş sırasında büyük baş hayvan yetiştirmek için 4 milyon
bufaloyu öldürüp Amerikan yerlilerinden kurtuldukları zaman ABD’ye doğru yön
değiştirdi.
Büyük baş hayvan yetiştiriciliği önemli bir çıkar kaynağı
haline geldi. Az sayıda ABD şirketi bütün pazarı tekeli altına aldı, böylece
buradan dünyaya ihracata başlandı. Bugün gelişmekte olan ülkelerin öncelikle
bitki temelli beslenme düzeni yerine ete dayalı bir beslenme düzenine geçtiğini
görüyoruz ne yazık ki. Bunun sonucunda da bu insanların sağlıkları, çevreleri,
ve sosyal ilişkileri de bu yeni beslenme düzenine göre bozulmaya başlıyor.
Global et kültürü bugün karşı karşıya olduğumuz bütün büyük sorunlarla
doğrudan alakalıdır.
Çevresel Zararlar:
- Tırnakları ve yiyecek
bulmak için sağı solu eşelemeleri sebebiyle büyükbaş hayvanlar arazilerin ve
humusun bozulmasındaki en önde gelen sebeptir. ABD’de 200 yıl önce 30 cm olan
üsttoprak şu anda 8 cme inmiş durumda, bu da suni gübrelerle gözlerden gizlenmiş
bir kriz demek aslında.
- Yağmur ormanlarının çoğu büyükbaş hayvanlara
otlanmak için yeraçmak amacıyla kesiliyor; brezilya, Bolivya, Kolombiya ve Orta
Amerika’nın her yerindeki yağmur ormanlarının yok olmasındaki 1 numaralı sebep
budur.
- Geviş getiren hayvanlar ozon delen 4 gazdan 3ünün salınmasına
doğrudan katkıda bulunuyorlar: nitrus oksit (gübre), karbon dioksit (ağaç
kesimi) ve metan; inekler in gaz çıkarması ilginç bir konu olabilir ama aynı
zamanda çok da ciddi bir konu: inekler ve diğer geviş getiren hayvanlar her yıl
80 milyon ton metan gazı salıyorlar ve yemlik binalarındaki hayvan dışkıları ve
fabrika çifltikleri de 35 ton daha salıyor; bazıları metan gazının önümüzdeki 50
yıl içerisindeki en önemli küresel ısınma gazı olacağını düşünüyor.
-
Hayvanların kilosu insanlardan daha fazla. Uzaydan bir ziyaretçi gelseydi büyük
baş hayvanları dünyadaki baskın tür sanabilirdi; 2 milyar ton hayvan dışkısı
nehirleri, gölleri, okyanusları ve yer altı su kaynaklarını nitrat ve diğer
ölümcül kimyasal maddelerle kirletiyor. Gübredeki nitrojen ve fosfor deniz
yosunlarını fazlasıyla besliyor ve sudaki oksijen derecesini azaltıyor, böylece
bütün diğer hayat türlerini boğuyor; bunlar sinir sisteminde bozukluklara,
kansere ve kalp hastalığıyla doğan çocuklara sebep olabilir.
- Global et
Kültürü inanılmaz bir gıda, su, toprak ve enerji israfıdır: mısırımızın %80’i ve
yulaflarımızın %95’i insanlara besin olmak yerine büyükbaş hayvanlar için yem
olarak kullanılır; ABD’deki tarım alanlarının %95’i büyükbaş hayvanlara yem
olması için kullanılır, bu oran sebze ve meyveler için %2’dir;kullanılan suyun
yarısından fazlası büyükbaş hayvanlar için kullanılan arazilerin sulanmasına
gdiyor; Amerikan tarımında harcanan enerjinin yarısı büyükbaş hayvan üretimiyla
alakalıdır.
İnsani ve ekonomik Bedeller
- Gıdayı israf ederek
global et kültürü dünyadaki açlık sorununa doğrudan katkıda bulunuyor,çünkü
büyükbaş hayvanlar dünyadaki kaynakların yarısını tüketiyor, her yıl 60 milyon
açlık çekiyor, her gün 40,000 çocuk açlıktan ölüyor.
- Giderek ete dayalı
beslenme düzenine geçen Üçüncü dünya ülkeleri et ithali için diğer ülkelere
ekonomik anlamda bağımlı hale geliyor; bu durum Dünya Bankası gibi politik
amaçlarla faizle para veren uluslar arası büyüme kurumları tarafından istismar
ediliyor.
- Global et kültürü gıda üretimini büyükbaş hayvancılığına
doğru değiştirdiği için zenginle yoksul arasındaki uçurumu daha da genişletip
dünyadaki açlık sorununa başka bir şekilde gene katkıda bulunmuş oluyor.
- Global et kültürünün başlangıcından beri hükümetler et üretimiyle alakalı
çeşitli endüstrilere büyük devlet yardımları sağladı- mesela çok ucuza araziler
ve sulama için su sağlandı, vergi indirimleri, ithalat indirimleri, ürün
sigortası gibi. Hayvan yemi yetiştiricilerinin devlet yardımıyla elde ettiği
sulama suyu heryıl 500 milyon dolardan 1 milyar dolara çıkıyor.
- Elbette
bütün bunlar vergilerde karşılığını görüyor: eğer ABD vergi mükellefleri et
endüstrisinin kullandığı suyu, toprağı ve enerjiyi verdikleri vergilerle
karşılamasaydı o zaman hambuger eti kilo başına 35 $ olacaktı, böylece insanlar
daha fazla et yiyecek ve global et kültürünün sebep olduğu problemler esaslı bir
şekilde azalacaktı.
Sağlık:
-Beslenme düzeni gelişmiş endüstri
toplumlarında görülen hastalıkları en çok etkileyene faktörlerin başında
geliyor; barsak, rahim, ve göğüs kanseri, kalp rahatsızlıkları, inmeler,
diyabet, osteoporoz ve diğer bir çokhastalık hayvan yağına bağlı bir beslenme
düzeninin doğrudan sonucudur.
Hastalık ve hayvan yağı arasaındaki ilişki
bir çok çalışma tarafından kanıtlanmıştır, ama hiç biri ünlü çin projesi kadar
açıklayıcı olmamıştır. Bu projede düzinelerce ülkedeki Çinlilerin beslenme
düzenleri takip edilmiştir, sonuçta yağ ve protein tüketimi ve kandaki kolestrol
yükseldikçe hastalık oranı da yükselmektedir; Çinli köylüler yağı az eti az
beslenme alışkanlıklarıyla kalp hastalıklarına daha az yakalanıyordu.
Hayvan yağı tüketmenin sağlıkla alakalı risklere sebep olduğuna iki örnek
verebiliriz: sıradan bir Amerikalı’nın kalp krizine yakalanma riski vejetaryen
birisine kıyasla %50’dir, vejetaryen insanlarda bu oran %4’tür. Et tüketen
kadınların göğüs kanseri olma riski az et yiyen ya da hiç et tüketmeyen
kadınlara oranla 4 kat fazladır. Amerikalılar ihtiyaçları olan proteinin 2 kat
fazlasını tüketiyor, böylece etteki doymuş yağı sindirmiş oluyorlar; aşırı
protein böbrek hastalıklarına ve osteoporoza sebep olur.
Reagan
senelerinde başlayan kontrol gevşekliği sebebiyle halk ne olduğu belirsiz etler
yiyor. Abd Tarım Bakanlığı bu toksit cesetlere onay damgasını vursa da (kırmızı
boyayla #5 numara), bu etin çoğu köpek maması bile olamayacakkadar kötüdür, bu
da köpekler için söylemesi hoş bir şey değil, biliyorum.
Şimdi Amerikalılar
deli dana hastalığıyla karşı karşıya çünkü et üreticileri mümkün olduğunca para
kurtarmak için inekleri ineklerin ve diğer hayvanların kalıntılarıyla
besliyorlar, aynı pratik İngiltere’de deli dana hastalığının ortaya çıkmasına
sebep olmuştu. Aldatma ve propaganda yoluyla zehirlerini satarak et ve süt
endüstrisi büyük sağlık problemlerine yol açtı; 1914’te yapılan bir araştırmaya
tutunan farelerin bitkiye dayalı beslenme alışkanlıkları yerine hayvan etiyle
beslenmeleri sonucunda daha çabuk büyüdüğü görülmüştür, işte et ve süt
endüstrileri Amerikalılara büyük bir yalanı böyle yutturdular.
Belki de
zamanımızın en yıkıcı miti kırmızı tehditten daha zararlı, Noel baba’dan daha
yaygın olan en yıkıcı efsane protein mitidir; protein miti 1- hepimizin büyük
miktarlarda proteine ihtiyacımız olduğuna söyler, 2- et ve süt endüstrilerinin
bu proteini elde etmek için en iyi yol olduğuna bizi inandırır.
İkisi de
yanlış.. hiç kendinize inek gibi hayvanların proteini nerden edindiğini sordunuz
mu? Proteini elde etmenin en iyi yolu sebze temelli beslenme alışkanlıklarıdır,
iyi dengelenmiş bir beslenme düzeni otomatik olarak ihtiyacınız olan proteini
size sağlamış olur.
Hepimiz okullarımızda posterlerde, duvarlarda duran o
dört beslenme grubunun, bize günlük kalori ihtiyacımızın hayvan yağından gelmesi
gerektiğini söyleyen propagandaların kurbanıyız!
Son zamanlarda yeniden
gözden geçirilen yiyecek piramidi iyiye doğru bir adımdır, ama et ve süt
endüstrilerinin hükümete yaptığı yoğun baskından sonra onaylanmıştır; bu piramit
bize günde 4 ile 6 porisyon et ve süt ürünü tüketmemiz gerektiğiniz söylüyor,
ama 4-6 porsiyon çok fazla.
Hayvan yağı zaten kötü, ama hastalığa sebep
olan güçlü kimyasal maddelerle süslenmiş durumda; 1940lardan beri
aileçiftlikleri büyük tarım kuruluşları tarafından ele geçirilerek açık, güneşli
çiftlikleri hayvanların esaret altında tutulduğu ve meta olarak kitlesel
üretimlerinin yapıldığı karanlık hapishanelere dönüştürüldü.
Bu koşullar
altında hayvanlar maksimum ağırlığa ulaşmaları için büyüme steroidleri gibi
ilaçlarla, ya da bu koşullar altında ortaya çıkan veba gibi hastalıkları kontrol
etmek için antibiyotiklerle yükleniyorlar.
ABD’de kullanılan antibiyotiklerin
%55’i bu hayvanlarda kullanılıyor; bu ilaçların istismarı insanlarda büyük
sağlık sorunlarına yol açtı; 1940ların başlarına dek en gelişmiş ülkelerdeki
hayvanlar ölümcül hastalıklara yakalanma korkusuyla yaşıyordu, ama 1944’ten
sonra antibiyotik zamanı başladı ve penisilin “mucize ilaç” olarak kabul edildi;
çocuk felcine, tüberküloza, çiçek hastalığına, ve diğer hastalıklara karşı
geliştirilen aşılar sayesinde tıp bilimi bulaşıcı hastalıklar defterini artık
kapatabileceğimize inanıyordu.
Bu kibir duygusu 1960larda sarı humma ,
menejit ve diğer hastalıkların geri dönüşüyle yerle bir oldu.
Sıtma,
tüberküloz gibi bir çok hastalık antibiyotiklerin aşırı kullanımı sebebiyle
ilaçlara dirençli bir hale geldi; gerçekten de günümüzde hastalıklara sebep olan
bakterilerin neredeyse tamamı ilaçlara dirençli bir hale gelmiştir.
Durumun bu kadar kötü olması yetmezmiş gibi 1973’ten beri o güne dek bilinmeyen
30 yeni hastalık daha ortaya çıktı, Lyme hastalığı, Lejyoner hastalığı, Toksik
şok sendromu, AIDS gibi yeni hastalıkların yanı sıra ebola, lassa humması,
Marburh virüsü gibi ölümcül virüsler de bu dönemde ortaya çıktı. Ebola gibi yeni
hastalıkların önemli bir sebebi yağmur ormanlarının katledilmesi gibi çevresel
bozulmalardır; sağlıklı ekosistemlerin çeşitliliği organizmaları ve hastalıkları
kontrol altında tutar; ekolojik dengenin bozulması mikropların sayıca ve kuvvet
anlamında büyümesine yol açar.
The Hot Zone kitabının yazarı Richard
Preston AIDS ve Ebola gibi hastalıklar sayesnde dünyanın insan türünün, etine ve
hayati organlarına saldıran 5.4 milyar parazitin giderek büyüyen işgaline karşı
bağışıklılık anlamında bir cevap verdiğini söylüyor.
3- Sürdürülebilir
Bedenlere ve Kültürlere Doğru
Global Et Kültürü şu andaki haliyle
sürdürülemez; dünyanın 6 milyarlık nüfusunun Amerikan beslenme tarzını yani ete
dayalı beslenme düzeninin desteklemesi için tarımcıların üretebildiği tahılın
2,5 katı fazlasını üretmesini gerektirir; 8 ile 14 milyar arasında insan nüfusu
olan bir dünyayı desteklemesi imkansız.
Artık toplumumuzu büyüme ve
ilerleme fetişizi üzerine devam ettiremeyiz; insanların yeni hedefi insanların
çoğu medya tarafından suni şekilde oluşturulmuş ihtiyaçlarını azaltan ve doğayla
uyum içerisinde yaşayan bir sürdürülebilir bir kültür geliştirmek olmalı; bunu
başarmak için elbette medyada ve reklamcılıkta, ekonomik, yasal ve eğitim
sistemlerinde bir çok değişiklik yapılması gerekiyor.
Bu değişiklikler
çok zor ve uzak görünüyor gerçekten; ancak eğer yapmadıysak hemen yapmamız
gereken hayati bir değişikliği hayata geçirmemiz gerekiyor; o da vejetaryen
beslenme tarzını geçmemiz.
Tüketici talepleri global et kültürünün büyümesine
hız verdi, aynı şekilde bu hızı kesebilir de
eğer bu talep propaganda yoluyla
çoğaltıldıysa o zaman etkili bir halk eğitim yoluyla azaltılabilir.
Gerçekten
global et kültürü propagandasına rağmen en sağlıklı beslenme tarzının vejateryen
hatta vegan beslenme tarzı olduğu kabul görüyor artık, Tarım bakanlığı bile bu
gerçeği kabul etti.
İyi haber : 1976’dan ber, ABD’deki kişi başına et
tüketimi %14 azaldı, İngiltere, Yeni Zelanda ve Avustralya gibi ülkelerde de bu
türden bir düşüş söz konusu olabilir.
Kötü haber : Gelişmekte olan üçüncü
dünya ülkeleri ve Çin gibi geleneksel ikinci dünya ülkeleri ete dayanan bir
beslenme düzenine geçiyorlar.
Ama devrim evde başlıyor, bir öğünle
başlamak yeterli; beslenme tarzımızda hayvan yağının büyük oranda azaltmak demek
sadece kendimize değil hayvanlara ve çevremize yardım ediyoruz demektir.
Yeni
bir dünya düzeni hayal edin, global bir vejetaryen kültür hayal edin; bu kültür
tahıllardaki proteinin %90’ını, kalorilerin %96’sını, liflerin %100’ünü ve
karbodhidratların %100’ünü israf etmek , toprağını, suyunu ve enerjisini har
vurup harman savurmak yerine kaynaklarını en akılcı ve etkili bir şekilde
kullanarak hayatın bütün süreçlerine saygı duyabilir.
Eğer Amerikalılar
et tüketimlerinde %10luk bir azalma sağlasalar, 100 milyon insan daha büyükbaş
hayvanlar için kullanılan mevcut toprak, su ve enerjiyle doyabilirdi; artık
toprak yem yetiştirmek için kullanılmayacağından yeniden ormanlar büyür ve
hayvanlar geri dönerdi.
Bu yeni sürdürülebilir kültür sayesinde
insanların sürdürülebilir bedenleri olurdu; şu andaki post-antibiyotik
çevremizde bizler sağlıkla ilgili temek kabullenmelerimizi bir kez daha gözden
geçirmek zorundayız;mevcut tıbbi sistem ve tıbbi mentalite alenen bir felaketten
başka bir şey değil.
Sadece 1995’te ABD sağlık bakımı için 1.4 trilyon $
harcadı. Sağlık bakımı giderleri her yıl 180 milyar $ artıyor, 2000 yılında 2
trilyon $’ı aşmış olacak. Sağlık bakanlığı 2030 yılına kadar sağlık bakımıyla
alakalı harcamalar yıllık olarak 16 trilyonu bulacak.
Ancak 100 seneyi
aşan yoğun hayvan temelli araştırmalardan sonra hastalıklara karşı yürüttüğümüz
savaşı kaybediyoruz. Başkan Nixon 1971’de kansere savaş açtığından beri kanser
oranı %18 arttı, kanserden ölüm oranı da %7 yükseldi.
Hastalıkların
kontrolü babında toplumların ilerlemeler sağlayabilmesi için toplumların
beden-zihin birlikteliğini reddeden Kartezyen bakış açısını terkedip daha
holistik, bütüncül bir vizyona sahip olması gerekiyor. Vücudun ilaç ve
cerrahiyle düzeltilmesi inancından sağlık sorumluluğunu her bireye veren
muhafaza edici bir açıya yaklaşmamız gerekiyor. Eğer ölümcül hastalıkların
saldırırsına uğruyorsak bizler bağışıklık sistemlerimizi güçlendirmek için
elimizden gelen her şeyi yapabilmeliyiz, bu da vejetaryen bir beslenme tarzıyla
geliştirilebilecek bir hedeftir.
Tıbbi sorunlarımız hayvanların
sömürülmesiyle doğrudan alakalı; bizler hayvan ürünlerini kullandığımız için
bize sorun yaratan hastalıklar için tedavi bulmak amacıyla hayvanlar üzerinde
deneyler yapıyoruz; ve hayvan araştırmaları yanlış yönlendirici ve sahte
olmalarının yanı sıra klinik araştırmalar gibi alternatif araştırmaları da bloke
ettiği için hayvanlarla kurduğumuz bu yanlış ilişki yüzünden gene kendimizi
yaralıyor ve öldürüyoruz.
Belki de yapılması gereken en temel değişiklik
ahlak konusundaki değişikliktir, değerlerle ve doğal hayatla nasıl bağlantı
kurduğumuzla alakalı değişikliklerdir. İnsancı bakışın zehirli mirasını aşmak
zorunday��z; artık dünyayı bize karşı onlar şeklinde , insanlara karşı doğa ve
hayvanlar şeklinde görmemeliyiz; inekelr inektir, hamburger değildir; ağaçlar
ağaçtır, kereste değildir; doğayı yeniden öğrenmek zorundayız, bu varlıkların
sırf var oldukları için değerli olduğunu yeniden öğrenmek zorundayız.
Kontrol etmek için dünyanın bir kısmını diğer kısımlardan izole edebileceğimizi
öne süren o eski görüşü terketmeye ihtiyacımız var, bu eski görüşü yeni holistik
ve ekolojik bir yaklaşımla değiştirmeliyiz, bu yeni görüşle herşeyin birbiriyle
asla tam olarak anlayamayacağımız bir şekilde bağlı olduğu ve dünyayı fazla
rahatsız etmememiz gerektiği gerçeğini kavrayabiliriz.
İnsan evrimindeki
yeni adım bilim ve teknoloji alanında olmamalı, ahlaki ve ruhsal hayatımızda
olmalı; teknolojik ve ahlaki evrimimiz arasındaki uçurum hem geniş hem de
tehlikeli. MartinLuther King’in sözleriyle söyleyecek olursak “yolunu şaşırmış
insanların yolunu iyi bilen füzeleri” yaptığı koşullarda yaşıyoruz.
İnsan
olarak evrim geçirmek için hayata karşı derin bir merhamet ve hürmet duygusu
geliştirmek zorundayız; bu da etik manada şiddetten uzak durmak gibi bir anlam
içeriyor. Tutarlı olmak için, bu etik bakışı sadece insanlarla sınırlı kabul
edemeyiz, hayvanları da içermeliz; ve bu etiği eylemlerimizde gösterebilmeliyiz,
bunu da yiyecek seçimlerimizle, beslenme alışkanlılarımızla gösterebiliriz; hiç
kimse hayvanları bir yandan yiyip onları acı veren şekillerde öldürürken bir
yandan da onları sevdiğiniz söyleyemez.
Thomas Edison’ın sözlerini burada
anmamız lazım: “ şiddetn uzak durmak en yüksek etiğe götürür insanı, bu da bütün
evrimin amacıdır; yaşayan diğer canlılara zarar vermekten vazgeçmedikçe bizler
hala vahşi varlıklarız.”
Vejetaryenizm dünyayı değiştirmek için asla
yeterli bir değişiklik olmayacaktır, ama gene de gerekli bir şey, artık zamanı
gelmiş bir fikir bu. Henry David Thoreau gibi ben de vejetaryenliğin “insan
ırkının hayvanları yeme alışkanlığından vazgeçmesi şeklindeki kaderinin bir
parçası” olduğuna inanıyorum.